Bir Dinozorun Anıları
İngilizce edebiyatı duayenimiz Mina Urgan Bir Dinozorun Anılarında açıkyürekli, yalın ve naif bir dille anlatıyor; kendini, çevresindekileri ve bir coğrafyada olan biteni... Halide Edip, Necip Fazıl, Abidin Dino, Neyzen Tevfik, Sait Faik, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Atatürk ve başka pek çok isimle zenginleşmiş bir ömrü... Oğuz Atayı ayaküstü ve o kadar az gördüm ki, onunla ilgili ancak bir tek izlenim edindim: Koskocaman bir kediye benziyordu tıpkı. Çok kocaman ve çok güzel bir kediye öyle benziyordu ki, ona elimi uzatınca miyaaav diyeceğini sandım. Miyavlayacağı yerde tanıştığımıza memnunum deyince şaşırıp kaldım. Mina Urganın anılarını bazen coşkuyla bazen buruklukla ama hep gülümseyerek okuyacaksınız. TADIMLIKŞimdiki o kocaman, kıpkırmızı, lezzetsiz ve kokusuz hormon çileklerine hiç benzemeyen, Arnavutköy ya da Osmanlı çileği denilen bir çilek türü vardı eskiden. Rengi beyaza yakın bir pembeydi, çok küçüktü ve mis gibi kokardı. Sınıf arkadaşım Emine Esenbel ile ben, okuldan kaçıp o çilek tarlalarına dalar, topraktan kopardığımız çilekleri toprağıyla birlikte avuç avuç yerdik. Bir defasında, tarlanın Arnavut bekçisi, mavzeriyle bizi kovalamıştı. Adam, okulun içine kadar girmişti. Biz en güvenilir yer olarak müdüre Miss Burnsün yazı masasının altına saklanmıştık. Arnavut da peşimizden odaya dalmıştı. Biraz şaşırmakla birlikte serinkanlılığını koruyan Miss Burns, olanca azametiyle ayağa kalkınca, Arnavut bekçi mavzerini indirmiş, söylene söylene geri çekilmişti. Cezalandırılmıştık elbette. Zaten ben ikide birde cezalandırılırdım. Bir süre için okuldan uzaklaştırma cezasına tardı muvakkat denilirdi eskiden. Ama beni okuldan uzaklaştırmazlar, revire yatırırlar; kitaplarımı elimden alıp okumamı engellerler ve hastaymışım gibi, sadece lapalar, sulu çorbalar türünden diyet yemekleri verirlerdi. Bu cezalandırma yöntemi bile, koleji yönetenlerin psikoloji konusunda ne denli bilgili olduklarını kanıtlamaya yeter. Çünkü kitap okuyamamak benim açımdan cezaların en büyüğüydü. Üstelik, koleje yatılı girdikten sonra, iştahım da açılmıştı. Oysa daha önce, yani acayiplik dönemimde, yemekten nefret ederdim. Açlıktan ölmemem için, ancak yemeği kabul ettiğim yiyecekler verilirdi. Bu yüzden de şimdi mideme çok düşkün olan, hattâ gourmet geçinen ben, birçok güzel yemeği (örneğin zeytinyağlı enginarı, beğendiyi, ıspanaklı böreği, bamyayı, kerevizi, aşureyi vb.yi) hâlâ ağzıma koyamam. Çocukluğumda yediğim sınırlı şeyleri de zorla yedirirlerdi bana. Yutmadan ağzımda biriktirir, bir avurtumdan ötekine geçirirdim. Biraz daha zorlarlarsa, kusardım. Nerdeyse her yemekten sonra kusmaya başlayınca, ağır hasta olduğum kanısına varan zavallı annem, şimdi adını anımsayamadığım o günlerin en ünlü çocuk doktoruna götürmüş beni. Doktor, iyice muayene ettikten sonra, beni odadan çıkarmış. Bu çocuk hasta değil, düpedüz edepsiz demiş çok haklı olarak. Kusmayı bir refleks haline getirdiğimi söylemiş. Annemin bu refleksi bana nasıl unutturacağını sorması üzerine, doktor, yemek yerken de, yemekten hemen sonra da oyalanmam gerektiğini, birkaç gün kusmazsam, refleksi yitireceğimi açıklamış. Annem, doktordan çıkınca, bir muhallebiciden, hoşlanmadığım - hâlâ hoşlanmam sütlü yiyeceklerden - tavukgöğsü almış, beni bir taksiye bindirmiş. Ve o sırada çift yönlü olan Beyoğlu caddesinde, bir yandan tavukgöğsünü ağzıma tıkarak, bir yandan da, ay Mîna! Şuna bak! Ay Mîna! Buna bak! diye dikkatimi başka şeylere çekerek, beni bir aşağı bir yukarı gezdirmiş. Bu gezintili yemekler, öğleyin ve akşam olmak üzere tam üç gün sürmüş. Sonra beni evde karşısına oturtmuş, dizleri arasında sıkıştırarak, yedirmeye başlamış. Kusmak için, yoğun çabalar yapar; ama refleksi yitirdiğim için, kusamazmışım bir türlü.
Baskılar4
Bu eserin yayımlanmış baskıları. Bir baskıya tıklayarak yayınevi, ISBN, sayfa sayısı ve basım bilgilerini görebilirsiniz.
Düzenleme Geçmişi
Yükleniyor...
Puanlama
Yorumlar(25)
Kendim ateist olmamakla birlikte ateisleri hep cok sevmisimdir. Sanirim Tanri baskısı hissetmeyen insanlarin zihni daha acik oluyor, yaptıkları iyilikler ise icten ice cennet beklentisi olmadan saf iyilikler gelmistir bana. Fakat Mina Urgan'nın ateist olmasi...Oyle bir aileye, yaşantıya, cevreye dogmus ki; Tanri'nin bak ben varim seni de bu dunyanin en sansli insanı olarak yarattim dememek icin ete kemiğe bürünmedigi kalmış. Çünkü kitabında anısının olmadıği tek kisi Tanri kalmış.
Güçlü kadınların hayranıyımdır. Böyle değerli bir insanın anılarını okumak çok keyifliydi. İyi ki geçmişsin bu dünyadan canım Mîna Urgan 💙
Mina Urgan’ın muhteşem insanlarla dolu hayatına imrenmemek elde değil. Başta Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, hem Türk edebiyatının hem de Türk siyasetinin önemli isimleri kitap boyunca eksik olmuyor. Anıların sırasız şekilde aktığı, laf lafı açıyor tarzındaki anlatımıyla yer yer eğlenceli yer yer öğretici hatta yer yer azarlayıcı ama gayet sürükleyici bir otobiyografi. Aslında sadece otobiyografik bir eser değil, Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinin de bir belgesi niteliğinde. Gerçekten ilham verici bir insan. Özellikle öğretmenliğe olan tutkusu çok etkileyici. Kitabı ilk kez, staj gördüğüm işyerindeki ilk patronum okumam için vermişti. (Bu şimdi bana da bir dinozorun anıları kadar uzak geliyor :) ) Mutlaka ileride tekrar okumak istediğim bir eser olarak aklımda kalmıştı fakat çoğu yeri unutmuşum. Beni en şaşırtan nokta ise Zülfü Livaneli’nin Serenad romanını okuduğumda beni adeta çarpan Struma’nın aslında Mina Urgan’ın anılarında geçiyor olması. Bunu nasıl unutabildiğime cidden hayret ettim. Bu da bazı eserleri hayatın ilerleyen yıllarında tekrar okumanın gerekliliğine güzel bir örnek olsa gerek.
İnsana çok şey katan kitaplardan, bilmediğim çokça şey öğrenmiş oldum. Edebiyatımızın sevilen isimleri ile ilgili anıları okumak, onlara farklı bir açıdan bakmak açısından oldukça ilginç ve güzeldi.
E-kitap olarak okudum
nefissss














